Güvenli kalma teşvik

Salgın Durumu Üzerine

2020.03.26 20:11 karanotlar Salgın Durumu Üzerine

Alain Badiou
Çeviri: Büşra Özcan ve Dicle Kızılkan
Başından beri, viral bir pandemi ile karakterize edilen güncel durumun hiç de öyle özellikle olağanüstü olmadığını düşündüm. AIDS’in (viral) pandemisinden kuş gribine kadar; Ebola virüsü, SARS1 virüsü, birkaç başka gribi de unutmadan –antibiyotiğin iyileştirmediği verem çeşitlerine, kızamığın geri dönüşüne değinmiyorum bile– dünya pazarının, tıbben yetersiz bölgelerin varlığı ve gerekli aşılar konusundaki küresel disiplinin eksikliği ile birleşerek kaçınılmaz olarak ciddi ve yıkıcı salgınlar ürettiğini biliyoruz (AIDS özelinde, birkaç milyon ölüm). Mevcut pandemi halinin, oldukça konforlu ‘Batı Dünyası’ndaki büyük etkisini saymazsak –ki bu bile başlı başına yeni bir önemi olmayan, bunun yerine sosyal medyada şüpheli ağıtları ve iğrenç ahmaklıkları ortaya çıkaran bir gerçek– bariz koruyucu önlemlerin ve yeni hedeflerin yokluğunda virüsün ortadan kalkması için geçecek sürenin ötesinde, neden bu kadar üst perdeden konuşmanın gerekli olduğunu anlamadım.
Dahası, devam eden salgının gerçek adı hatırlatmalı ki, gökkubbenin altında yeni bir şey yok. Bu gerçek isim SARS 2, yani ‘Ağır Akut Solunum Sendromu 2’, tanımın (2003 baharında dünyaya yayılan SARS 1 epidemiğinden sonra) ikinci defa kullanıldığını gösteriyor. O zamanlar ’21. yüzyılın ilk bilinmeyen hastalığı’ olarak adlandırılmıştı. O halde mevcut salgının hiçbir şekilde, radikal ölçüde yeni veya eşi benzeri görülmemiş bir şey olmadığı açıktır. Bu yüzyılda türünün ikinci örneğidir ve ilkinin varisi olabilir. Öyle ki bugün yetkililere tahmin konusunda yöneltilebilecek tek manalı eleştiri, SARS 1 deneyiminden sonra SARS 2 ile mücadele etmeyi mümkün kılacak hakiki araçları sağlayabilecek araştırmaların fonlanmamış olmasıdır.
Bu yüzden diğer herkes gibi kendimi evimde tecrit etmeye çalışmaktan başka yapacak bir şey veya diğer herkesi aynısını yapmaya teşvik etmeyi amaçlayan laflardan başka söylenecek bir söz olduğunu düşünmedim. Bu noktada katı bir disipline bağlı kalmak, en çok maruz kalanlara destek olmak ve temel koruma sağlamak açısından gereklidir. En çok maruz kalanlar, enfekte olanlar dahil diğerlerinin disiplinine güvenebilmeleri gereken, ön cephede yer alan sağlık personeli; bakım evlerinde bulunan yaşlılar gibi en zayıf olanlar ve hastalığın kendisine bulaşma riski yüksek olan, her gün işe gidenlerdir. ‘Evde kal’ emrine itaat edebileceklerin disiplini, evi olmayanlara veya ev demeye bin şahit isteyecek yerlerde yaşayanlara güvenli bir barınak bulmayı ve önermeyi de kapsamalıdır. Bu durumda otellere el konulması tasavvur edilebilir.
Bu görevlerin giderek daha acil olduğu doğrudur ancak en azından ilk tahlilde, büyük bir analitik çabayı veya yeni bir düşünme biçiminin oluşturulmasını gerektirmiyor.
Ama yakın çevremde rastladıklarım da dahil olmak üzere, yarattıkları kafa karışıklığı ve içinde bulunduğumuz basit durumu anlamadaki mutlak yetersizlikleriyle beni öfkelendiren çok şey okuyor ve duyuyorum.
Bu buyurgan bildirgeler, patetik çağrılar ve ısrarlı suçlamalar değişik biçimler alsa da hepsi mevcut pandeminin inanılmaz basitliğini ve acayiplik yokluğunu hor görme konusunda bir. Kimileri, doğası gereği yaptığını yapmaya mecbur güçler karşısında gereksizce bir kölelik halinde. Ötekilerse gezegene ve onun esrarına yakarırlar, ki beyhudedir. Berikiler her şeyde talihsiz Macron’u suçlar ki garibim epidemi ya da savaş zamanlarında devletin başı olarak ne yapması gerekiyorsa onu yapmaktadır ve işini yapmakta diğerlerinden geri kalıyor da değildir. Bazıları, eşi görülmemiş bir devrimin (virüsün imhasıyla olan bağı hala anlaşılmaz olan) kurucu olayı hakkında kuru gürültü yaparlar - devrimcilerimiz yeni bir araç filan da sunmamıştır bu arada. Kimileri kendilerini kıyamet karamsarlığına batırır. Diğerleriyse çağdaş ideolojinin altın kuralı ‘önce ben’in bu defa kendilerine çıkar sağlamayışından, yardım etmeyişinden ve hatta belanın belirsizce sürmesinin suç ortağı oluşundan ötürü örselenmiş hissederler.
Görünen o ki salgının zorluğu her yerde Aklın esas işlevini ortadan kaldırıyor, özneleri Orta Çağ’da veba ortalığı süpürürken gelenekselleşmiş acınası tesirlere dönmeye zorluyor (mistisizm, uydurma, dua, kehanet ve lanet).
Sonuç olarak, bir şekilde bazı basit fikirleri bir araya getirme mecburiyeti hissediyorum. Onlara memnuniyetle Kartezyen derdim.
O halde, başka yerlerde pek bayağıca tanımlanmış ve bu yüzden de pek bayağıca ele alınmış sorunu tanımlayarak başlayalım.
Bir salgın, doğal ve toplumsal belirlenimler arasında her zaman bir bağlantı noktası olması gerçeği nedeniyle karmaşıktır. Kapsamlı analizi çaprazlamadır; kişi iki belirlemenin kesiştiği noktaları kavramalı ve sonuçları buna göre çıkarmalıdır.
Örneğin, güncel salgının ilk dayanağı yüksek ihtimalle Wuhan bölgesinin pazarlarında bulunabilir. Çin pazarları tehlikeli kirlilikleriyle, üst üste yığılmış her türlü canlı hayvanın açık hava satışının engellenemeyişiyle bilinirler. Dolayısıyla belirli bir anda yarasalardan gelen virüs, vasat hijyen koşullarında ve kalabalık ortamda, bir hayvan formunda kendine yer bulmuştur.
Virüsün bir türden diğerine olan yörüngesi böylece insan türüne doğru seyreder. Tam olarak nasıl? Henüz bilmiyoruz ve yalnızca bilimsel çalışmalardan öğrenebileceğiz. Hazır değinmişken, kendilerine bakılırsa her şeyin kökeninde Çinlilerin yarı canlı yarasa yemesi yatan, internette dolanan tipik ırkçı anlatılara ve sahte görsellere sövelim...
Sonunda insana ulaşan hayvan türleri arasındaki bu yerel geçiş tüm meselenin başlangıç noktasıdır. Bundan sonrası artık yalnızca çağdaş dünyanın temel bir verisinin işlenmesidir: Çin’in devlet kapitalizminin emperyal rütbeye yükselişi, diğer bir deyişle yoğun ve evrensel bir şekilde dünya pazarında bulunma durumu. İşte karantina başlayana dek çoktan sayısız yayılım ağının oluşmuş olmasının sebebi budur. Çin hükümeti çıkış noktasını, yani 40 milyon nüfuslu bir eyaleti son derece başarılı bir şekilde tecrit etmişti; fakat bu hamle epideminin yerküreye yayılmak üzere yola çıkışını, uçaklarla ve gemilerle taşınmasını durdurmak için fazla geç kaldı.
Salgını açıklığa kavuşturucu, benim çifte eklem dediğim şu detayı bir düşünün: bugün SARS 2 Wuhan’da zapt edildi ancak birçoğu yurtdışından gelen Çin vatandaşları sebebiyle Şanghay’da bir sürü vaka var. Dolayısıyla Çin’de ilki arkaik sonraki modern olmak üzere; kötü koşullara sahip eski usul pazarlardaki doğa-toplum kesişimi ile kapitalist dünya pazarının hızlı ve aralıksız hareketliliğine dayanan küresel dağılım arasındaki bağı gözlemleyebiliyoruz.
Sonrasında devletlerin yerel olarak bu dağılımı bastırmaya çalıştığı aşamaya giriyoruz. Salgın çaprazlama/evrensel ilerlerken hükmün yerel kaldığını da belirtelim. Bazı ulus-ötesi otoritelere rağmen, ön cephede olanların yerel burjuva devletler olduğu açıktır.
Burada çağdaş dünyanın büyük bir çelişkisine değiniyoruz. İmal edilen malların seri üretim süreci de dahil olmak üzere ekonomi, dünya pazarının himayesi altına girmektedir; basit bir cep telefonu montajının bile en az yedi farklı devlette, maden sektörü de dahil olmak üzere işgücü ve kaynakları harekete geçirdiğini biliyoruz. Ne var ki siyasi güçler esasen ulusal ölçekte kalmaktadır. Avrupa, ABD gibi eski emperyalizmler ile Çin, Japonya gibi yeni emperyalizmler arasındaki rekabet, kapitalist bir dünya devletiyle sonuçlanacak herhangi bir süreci dışlamaktadır. Salgın aynı zamanda ekonomi ve politika arasındaki ayrımın çirkince kendini teşhir ettiği bir andır. Avrupa devletleri bile virüs karşısında politikalarını zamanında ayarlamayı başaramıyorlar.
Bu çelişkinin gölgesinde, ulus devletler riskin doğası onları yetkilerinin eylem ve biçiminde değişiklik yapmaya zorlasa da Sermaye’nin işleyişine mümkün olduğunca riayet ederek salgınla baş etmeye çalışıyor.
Ülkeler arasındaki bir savaş durumunda devletlerin, yerli sermayeyi kurtarmak için, beklenileceği gibi yalnızca halk kitlelerine değil burjuvaziye de hatırı sayılır sınırlamalar getirmek zorunda olduğunu çok uzun zamandır biliyoruz. Kimi endüstriler doğrudan hiçbir paraya çevrilebilir artı değer yaratmayan askeri teçhizatın ölçüsüz üretimi adına neredeyse tümüyle millileştirilmiştir. Çoğu burjuva memur olarak silah altına alınmış ve ölümle karşı karşıya getirilmiştir. Bilim insanları yeni silahlar üretmek için gece gündüz çalışmış, pek çok entelektüel ve sanatçı ulusal propaganda ihtiyacını karşılamaya zorlanmıştır, vb.
Bir salgınla karşı karşıya kalındığında bu türden bir devletçi refleks kaçınılmazdır. Bu nedenle, Macron ve başbakan Edouard Philippe’in ‘refah’ devletinin dönüşüne ilişkin açıklamaları (işsizleri desteklemek için harcama yapmak, dükkanları kapanan serbest çalışanlara yardım etmek, devlet hazinesinden 100 ya da 200 milyar talep etmek ve hatta ‘millileştirme’ ilanları) şaşırtıcı ya da paradoksal değildir. Buradan çıkan sonuç Macron’un kullandığı metaforun –Koronavirüse karşı savaştayız– doğru olduğudur: Savaşta ya da salgında, devlet stratejik bir felaketten kaçınmak için kimi zaman sınıf doğasının olağan seyrini ihlal etmek, daha otoriter ve umumu hedefleyen uygulamaları üstlenmek zorunda kalır.
Bu tutum, mevcut toplumsal düzenin içinde kalarak ve mümkün olan en yüksek kesinlikle, salgını zapt etme amacının –Macron’un metaforunu yeniden ödünç alırsak, savaşı kazanmanın– bütünüyle mantıksal sonucudur. Şakası olmayan, doğa (dolayısıyla bilim insanlarının bu konudaki rakipsiz rolünü) ve toplumsal düzeni (dolayısıyla devletin, ki başka türlüsü olamazdı, otoriter müdahalesini) kesiştiren ölümcül bir sürecin yayınımının dayattığı bir zorunluluktur.
Bu çabanın ortasında büyük bir boşluğun belirmesi kaçınılmazdır. Koruyucu maske yokluğunu ve hastane izolasyonu konusundaki hazırlıksızlığı göz önünde bulundurun. Ama kim bu tür bir durumu ‘tahmin etmekle’ böbürlenebilir ki? Belirli açılardan devletin mevcut durumu engellemediği doğru. On yıllar içinde ulusal sağlık sistemini, kamu yararına hizmet eden tüm devlet sektörleriyle birlikte zayıflatarak devlet, yıkıcı bir salgına benzer hiçbir şey ülkemizi etkileyemezmiş gibi davrandı. Bu açıdan devlet, yalnızca Macron şahsında değil, geçtiğimiz 30 yılda göreve gelenlerin tümü şahsında, mutlak suçludur.
Ancak şu belirtilmelidir ki, belki birkaç yalıtık bilim insanı haricinde, hiç kimse Fransa’da bu tür bir salgının yaşanabileceğini öngörmemiş, bunu hayal dahi etmemiştir. Pek çok kimse büyük ihtimalle bu tür bir şeyin izbe Afrika ya da totaliter Çin’e müstahak olduğunu düşünmüştür, demokratik Avrupa’ya değil. Nutuk atma ve son zamanlarda kendilerine seçtikleri gülünç hedef Macron hakkında yaygara koparmaya devam etme hakkının tadını çıkaran solcular –ya da Sarı Yelekliler ve hatta sendikacılar– da bunu kesinlikle öngöremediler. Tam tersine, salgın Çin’den gelmekteyken, çok yakın zamana kadar, onların –kim olursa olsun– bugün olan bitene ilişkin iktidarın aldığı önlemlerdeki gecikmeleri yüksek sesle mahkûm etme ehliyetlerini elinden alması gereken kontrol dışı toplantılar ve gürültülü gösteriler gerçekleştirdiler. Doğrusunu söylemek gerekirse Macron devletinden önce bu tedbirleri hiçbir siyasal güç almamıştır.
Devlet bakımından durum, burjuva devletin açıklıkla, kamusal olarak, burjuvaziden daha geniş kesimlerin menfaatine davranırken, stratejik olarak gelecekte bu devletin genel biçimini temsil ettiği sınıf çıkarlarının üstünlüğünü sürdüreceği mahiyettedir. Bir başka deyişle, konjonktür devleti, kendisi genel mahiyette olan bir düşmanın –savaş zamanlarında bu yabancı işgalci olabilir, mevcut durumda SARS 2 virüsüdür– içerideki varlığından ötürü durumu yetkili temsilcisi olduğu sınıfın çıkarlarını daha kamusal çıkarlarla kaynaştırmaya başvurarak kontrol etmeye zorlamaktadır.
Bu tür bir durum (dünya savaşı ya da dünyasal salgın) politik düzlemde ‘tarafsız’dır. Geçmişteki savaşlar yalnızca iki durumda, Rusya’da ve Çin’de – bunlar o dönemin imparatorlukları bakımından aykırı değerler olarak adlandırılabilir– devrimleri tetikledi. Rusya örneğinde bunun nedeni Çarlık rejiminin her anlamda ve çok uzun süredir, ve aynı zamanda bu uçsuz bucaksız ülkede gerçek bir kapitalizmin doğumuna potansiyel olarak adapte olan bir güç olarak, gerilemesiydi. Ve ona karşı, Bolşevikler suretinde, olağanüstü liderler tarafından iradeli bir biçimde yapılandırılmış, modern bir politik öncü mevcuttu. Çin örneğinde, devrimci iç savaş dünya savaşını öncelemişti ve Çin Komünist Partisi henüz 1940 senesinde denenmiş ve sınanmış bir halk ordusunun başında bulunuyordu. Buna karşın hiçbir Batılı güç muzaffer bir devrimi tetiklemedi. 1918’de yenilen Almanya’da bile Spartakist ayaklanma hızlıca ezildi.
Bundan alınacak ders açık: sürmekte olan salgın, salgın olarak, Fransa gibi bir ülkede kayda değer hiçbir siyasal sonuç doğurmayacaktır. Burjuvazimizin –yeni başlayan homurdanmaları ve yaygın olsa da eften püften sloganları göz önüne alınacak olursa– Macron’dan kurtulma vaktinin geldiğine inandığını varsaydığımızda bile bu hiçbir kayda değer değişiklik anlamına gelmeyecek. ‘Siyaseten doğru’ adaylar, köhne olduğu kadar tiksinti verici de olan ‘milliyetçiliğin’ küflenmiş bir biçiminin müdafileri olarak halihazırda kulislerde beklemekte.
Bu ülkenin politik koşullarında esaslı bir değişimi arzulayanlar olarak bu salgının doğurduğu aralıktan ve hatta –bütünüyle gerekli olan– izolasyondan politikanın yeni biçimleri, yeni politik alanlara ilişkin tasarılar ve komünizmin görkemli yaratımını ve –ilgi çekici olmakla birlikte son kertede yenilgiye uğramış– devletçi deneyimini takip edecek olan ulus-aşırı üçüncü aşaması üzerine çalışmak için faydalanmalıyız.
Ayrıca salgın gibi bir hadisenin kendi başına politik olarak yaratıcı bir yönde etkili olabileceğine inanan her bakış açısının sıkı bir eleştirisini gerçekleştirmek gerekiyor. Salgın hakkındaki bilimsel bilginin genel yayılımına ilaveten, politik bir talep yalnızca hastaneler ve halk sağlığı, okullar ve eşitlikçi eğitim, yaşlıların bakımı ve bu türden başkaca sorunlara ilişkin yeni ifade ve görüşlerle sürdürülebilir. Herhalde yalnızca bunlar mevcut durumun su yüzüne çıkardığı tehlikeli güçsüzlüğün bilançosu ile birlikte telaffuz edilebilir.
Sırası gelmişken açıkça ve cesaretle sözde ‘sosyal [olan] medya’nın, bir kez daha palavracıların akli felcinin, raydan çıkmış söylentilerin, nuh nebiden kalma ‘yenilikler’in keşfinin ve hatta faşizan gericiliğin yayılması için bir zemin olduğu açıkça ve cesurca gösterilmelidir.
İzolasyonumuz süresince bile ve hatta özellikle de bu süreçte, bilim tarafından kontrol edilebilir hakikatler ve yeni bir politikanın ayağı yere basan perspektifleri, yerelleşmiş deneyimleri ve stratejik amaçları haricindeki hiçbir şeye güvenmeyelim.
https://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/696-salgin-durumu-uzerine
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.11.21 12:19 psikiyatrist DİJİTAL DÜNYADA EBEVEYNLİK

İçinde yaşadığımız dijital çağda teknoloji kullanımı her yaştan birey için kaçınılmaz. Dijital alanlara her gün bir yenisi ekleniyor. Her yerde teknolojinin zararları ve çocukları teknolojiden “koruma”nın şifreleri anlatılıyor. Öte yandan okullarda akıllı tahtalar, internetten verilen ödevler; çağı yakalama çabaları; bu uyarı ve önerilerle epeyce çelişiyor. Ebeveyn, eğitimci ve sağlıkçılar bir hayli endişeli! Çocuğunuz “otizmli olacak”, “obez olacak”, “hiperaktif olacak”, “bağımlılığın kollarında”,… gibi başlıklarla yapılan yayınlar, ailelerin teknolojiyi bilinçli kullanmak yerine tümden yasaklamaları ya da kaçınmalarına neden oluyor. Bu mümkün olmadığı gibi, gerekli ve yararlı da değil. Yasaklanan her şey kendi cazibesini doğurur. Bugünün çocuklarının dijital çağda en iyi şekilde gelişmeleri için hem analog, hem de dijital deneyimlere ihtiyaçları var. Dijital dünyada ebeveynlik
Medya kaynaklı kışkırtıcı haberler karşısında ne yapmalı?
  1. Kulaktan dolma “kopyala-yapıştır” paylaşım furyasına dikkat!
  2. Haberlerin başlıklarına aldanmayın, söz edilen araştırmaları kendiniz de inceleyin.
  3. Korku ve suçlulukla hareket etmeyin.
  4. Çelişkili tavsiyeler arasında bocalamamak için bilimsel verilerden şaşmayın.
  5. Bu konuda yazılmış uzman görüşlerini ve kitapları okuyun.

TEKNOLOJİK ÇOCUKLUKLAR

Kaiser Aile Vakfı’nın 2010, Common Sense Media’nın 2013’teki araştırmasına göre: 1970’lerde çocuklar 4 yaşında ekranlarla tanışırken, günümüzde 4 aylıkken tanışıyorlar. İlk 8 yaşta ekran karşısında 2 saat geçirilirken, 8-18 yaş arası günde 7.5-8 saati buluyor. Fermuar çekemez düğme ilikleyemezken akıllı telefonu gözü kapalı kullanan çocuklar; çorba karıştırmadan, vida sıkmadan, evde yaşına uygun sorumluluk almadan büyüyen(!), 24 saat çevirimiçi minik youtuber’larımız var! Çocuklarımız büyük hızla gelişirken; fiziksel, sosyal ve zihinsel olarak geri kalma tehlikesi ile de karşı karşıyalar.

YETİŞKİNLER NE YAPMALI?

  1. Dijital hayatı keşfetmeleri, sağlıklı ve ölçülü kullanabilmeleri için çocuklarımıza rehber olmalı
  2. Sanal dünyada öğrendiklerini gerçek dünyada uygulamaya geçirmelerini desteklemeli, yardımcı olmalı
  3. Güvenli internet kullanımı; sosyal medya adabı, akran zorbalığı, siber-zorbalık konularında eğitimlere katılmalı
  4. Yeni araçlar geliştikçe ve çocuk büyüdükçe, bilgiler güncellenmeli

EKRAN KARŞISINDA GEÇİRİLEN ZAMAN HANGİ YAŞTA NE KADAR OLMALI? KESİN SÜRELER VAR MI?

Sadece yaşlara bakarak ekran karşısında geçirilecek kesin süreler belirtmek gerçekçi değil. Burada her bireyin ve durumun biricik olduğu gerçeği akılda tutularak, ilk 2 yaş ekranla hiç karşılaşılmaması, 2-5 yaş arası günde 1 saat, 5-12 yaş arası 1-2 saat geçirebileceği söylenebilir. Bu sürenin tamamı mutlaka ebeveyn ya da bir büyüğün eşliğinde olmalı ve izlenilen görüntüler hakkında söyleşerek, çocukla etkileşerek zaman geçirilmeli. 7 yaştan itibaren, TV de dahil edilecekse günde 1-2 saat gibi rakamların gerçekçi olmadığını hepimiz biliyoruz. O nedenle günlük saatlerden bahsetmekten çok; günü planlamaları, bilgisayar ya da telefon ile uzun zamanlar harcayacaklarsa bu süreyi haftasonu ya da haftanın belli günlerinde blok olarak kullanmaları seçeneği değerlendirilebilir.

TEKNO-İHMAL NEDİR? NASIL ÖNLERİZ?

2013’teki bir araştırmaya göre telefonlarımızı günde yaklaşık 150 kere kontrol ediyoruz. Bu toplam 3 saat ediyor ve bunun 2 saati sosyal medyada geçiyor. Avusturalya’da 6000 çocuk üzerindeki bir araştırmada çocukların %32’sinin ebeveyninin onlarla teknolojik aletlerden daha az zaman geçirdiği bulunmuş. Çoğumuz bir dikkat dağınıklığı halindeyiz. Dijital çağın çocuklarımızı etkilemesinden endişe ederken, kendimiz üzerindeki etkilerini görmezden geliyoruz. Çocuklarımızı, yediğimizi içtiğimizi, yaptıklarımızı sosyal medyada sürekli paylaşıyor, anıları kaydetme ve paylaşma zorlantısı, gelişmeleri kaçırmama korkusu (FOMO) yaşıyor; kendimizi, çevremizi ve çocuklarımızı ihmal ediyor, anda kalma becerilerimizi yitiriyoruz.
Çocuklar kesintisiz dikkate ihtiyaç duyar. Gününü çeşitli zamanlarında teknoloji ile ilişkimizi kesmeli, çocuklarımızla anlamlı ilişkiler kurmalıyız. Ekranlar bizi gerçek ebeveynlik görevlerimizden koparmamalı! Nasıl örnek olduğumuz, sınır ve denge önemlidir. Farkındalık ve an’da kalma becerileri konusunda kendimizi geliştirmeli, çocuklarımıza da rol model olmalıyız. Yemek, oyun, yatak odasında teknoloji kullanımını sınırlamalı; telefona eve girmeden, çocuk yattığında, uyanmadan bakma alışkınları geliştirmeli; teknolojiyle geçireceğimiz zamanı belirlemeli, gerekirse alarmlar kurmalıyız.

KENDİNİ YÖNETME BECERİSİ KONUSUNDA KOLAYA MI KAÇIYORUZ?

Amerikan Konuşma-Dil-İşitme Derneği’nin 2015’teki araştırmasında 8 yaş çocuğu olan ebeveynlerin yarısının çocuklarının öfke kontrol ve özdenetim ve davranış sorunlarını geçiştirmek için teknolojiye başvurduğu gösterilmiş. Teknolojiyi “dijital emzik” olarak kullanmaktan vazgeçmeli, çocuklarımıza kendi kendini yatıştırma ve duygularını düzenleme becerisi kazandırmalıyız. Aksi halde kaçıngan, bağımlı bireyler yetiştiririz.

SOSYAL MEDYA VE TEKNOLOJİ SOSYAL BECERİLERE ZARAR VEREBİLİR Mİ?

Sosyal medya ve oyunlar çocukların sosyalleşmesine kısmen olanak sağlasa da, çocuklar kişilerarası becerileri geliştirmek; duygu ve niyetleri okumayı öğrenebilmek için yüz yüze iletişim ve temas gereksinirler. Yüz yüze iletişimden uzaklaştıkça sosyal beceriler geriler, iletişim ve ilişki sorunları oluşur. Ekran karşısında geçirdikleri zaman denetlendiğinde çocukların daha fazla sosyal ipucu yakalayabildikleri gösterilmiş.

SİBER-ZORBALIK NEDİR? NASIL MÜCADELE EDİLİR?

Siber-zorbalık internet üzerinden; görsel, sözlü şiddet içeriğine, rahatsız edici, tacizkâr ya da pornografik içeriklere maruz kalma; rahatsız edici mesajlar alma, alay konusu olma, gruplardan atılma,… şeklinde olabilir. 8-17 yaş arası çocukların %20’si siber-zorbalığa maruz kalıyor. Çocuklar genelde bu tür durumlarla nasıl baş edileceğini bilmez. Tıpkı cinsel taciz ve istismarda olduğu gibi siber-zorbalık konusunda çocukların eğitilmesi gerekir. Neyin siber-zorbalık olduğu; nasıl baş edecekleri, büyüklerinden yardım almaları gerektiği öğretilmeli. Çocuklar empati ve davranışlarının sonuçlarını öngörme konusunda daha yetersizdir, bir zorbaya dönüşmemeleri için paylaşacakları içerik ve yorumlar konusunda bilinç kazandırılmalıdır.

ZORBALIĞA DUR DE!

  1. Dur! Zorbalık eden kişiye yanıt yazma
  2. Engelle: Engelle ama kanıtları kaydet
  3. Bildir: İnternet sitesi yöneticisine ya da bir büyüğüne bildir
  4. Maruz kalanı destekle, aşırı tepki verme, suçlama
  5. Yardım istediği için takdir et
  6. Birlikte çözüm ara
  7. Sağlıklı teknoloji kullanımı konusunda teşvik et yasaklama

ŞİDDET İÇERİĞİNE MARUZ KALMANIN NE GİBİ SONUÇLARI OLUR? NASIL KORUNABİLİRİZ?

Çocuklar Youtube’da bir çizgifilm izlerken şiddet içeren bir görüntüye 3 tık uzaktalar. Birlikte izleme ve model olma o açıdan gerekli. Şiddet içeren içeriğe maruz kalma, özellikle bilgisayar oyunları; çocukların şiddet gösteren davranışlar sergilemesine zemin hazırlar. Küçük çocukların haberleri izlememesi; büyük çocuklarla ise bazı haberlerin birlikte izlenerek, üzerinde konuşularak rehberlik edilmesi yararlıdır.

PORNOGRAFİK İÇERİKTEN NASIL KORUNURUZ?

Çocuklar pornografi ile 11’li yaşlarda tanışıyor. Bazı çocuk ürünleri çocuk karakterlerin cinselleştirildiği örüntüler içeriyor. Çocuklarda hızlı cinselleşme söz konusu. Sadece içeriğe maruz kalmıyor, kendilerinin videolarını çekip paylaşarak pornografi üretiyorlar. Bu konuda son derece uyanık olmalı, önlemler almalıyız.

UYGUNSUZ İÇERİĞE ERİŞİMİ ENGELLEMEK İÇİN

  1. İnternete Family Zone gibi filtreler kullanın
  2. Telefon, tablet ve bilgisayara ebeveyn denetimi ve filtreler kurun (Her bir kullanıcı için ayrı oturum açılabilir.)
  3. Google’da güvenli arama seçeneğini açın (Otomatik olarak cinsel içerikleri engeller.)
  4. Youtube kullanırken güvenlik modunu açın (tam filtre sağlamasa da etkin!)
  5. Çocuklar için olan internet tarayıcılarını kullanın (Zoodler, Kidoz,…)
  6. Youtube’da listeler oluşturun ( Kids video, Kids Youtube play list,… )
  7. İzledikleri gördükleri materyalle cinsellik hakkında açık net kapsayıcı ve destekleyici sohbetler edin
  8. Salon, mutfak gibi kullanım alanları belirleyin bunun dışındaki alanlarda kullanım olmasın
  9. Bu yöntemlerin hiç biri %100 koruyucu değil ve ebeveyn gözetimi şart!

SOSYAL AĞ KULLANIMI KAÇ YAŞINDA BAŞLAMALI? NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

On yaşındaki çocukların yarısı bir sosyal ağ kullanıyor. Sosyal onay ve akranlarla bağ kurma ihtiyacı bu yaşlarda öne çıkıyor. Pek çok oyunun çevrim içi sohbet özelliği var. Çocuklar teknolojiyi kullanmakta oldukça becerikli olsa da; siber görgü kuralları, etkileşim ve güvenlik becerileri konularında tedbirsizler. 8-12 yaş çocuklar bizim rehberliğimizde internet deneyimleri kazanabilirler. Çocuklarımızın hangi bilgi ve içerikleri paylaşabileceği hakkında onları eğitmeliyiz. Paylaştıklarımızın dijital ayak izlerimiz olduğu bilincini kazandırabilir, beraber paylaşımlar yaparak örnek olabiliriz.
  1. Teknolojiyi çocuklarla birlikte kullanın
  2. Skype ya da interaktif kitap uygulamaları gibi uygulamalarla sizin de onayladığınız dost ya da akrabalarla bağlar kurmasını sağlayın
  3. Kendi teknoloji alışkanlıklarınız konusunda dikkatli olun
  4. Ebeveyn filtreleri kurun

UYKU AÇISINDAN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

Erişkinler gibi çocuklar da teknoloji aşırı kullanımı nedeniyle kronik yorgunluk sendromu ve uykusuzluk yaşıyor. Gecede 1 saat az uyuyan bir ilkokul öğrencisinin bilişsel becerisi ve öğrenme kapasitesi 2 yaş geriye kayabiliyor. Sağlıklı ve sürdürülebilir uyku alışkanlık ve becerileri için: � Uykudan öce gevşemeye ve sakinleşmeye geçilmelidir. Yatak odalarımızda teknolojik cihazlar bulunmamalı, TV ya da telefonla uyumamalı, ekran parlaklığını düşüren mavi ışık filtreleri kullanılmalı; uyku saatinden 90 dakika önce ekranlardan uzaklaşmış olmalıyız.

UYKU İÇİN ÖNERİLER

  1. Yatmadan önce ekran karşısında geçirilen süreyi yavaş yavaş azaltın
  2. Uykudan önce tempolu etkinliklerden uzak durun
  3. Ekrana alternatif; yavaşlatıcı uyku rutinleri bulun (kitap okuma, yoga, meditasyon, masaj)
  4. “Teknolojiye paydos” saatleri belirleyin
  5. Dijital cihazlar için yatak odası dışında şarj istasyonları belirleyin ve sabaha kadar orada bırakın
  6. Sağlıklı uyku alışkanlıkları konusunda örnek olun!

OYUN VE AKTİVİTE ZAMANI KONULARINDA NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

Her yaştaki çocuğun oyun hakkı vardır. Planlı oyunlar dışında plansız oyun saatleri, boş vakitler, yaratıcı sıkılmalar da gereklidir. Doğa ile iç içe olma en önemli ihtiyaçlardan biridir. Çocuklar bir saat fiziksel olarak aktif oyunlar oynamalılar. Ekran karşısında yeme alışkanlıklarına dikkat etmeliler. Dijital oyunları tamamen zararlı değildir; yararlı ve geliştirici olabilirler. Çeşitli uygulamaları araştırarak çocukların kullanımlarına sunabiliriz. Common Sense Media, Children’s Technology Review, Kapi Awards gibi sitelerden bu konuda bilgiler alabiliriz. Yine teknolojiyi kullanarak dijital olmayan oyunu Skype ya da Whatsapp görüntülü arama üzerinden arkadaşlarıyla oynayabilmeleri, birebir sosyal etkileşim sağlayacaktır.

BİLGİ OBURLUĞU, BİLİŞSEL TEMBELLİĞE Mİ YOL AÇIYOR? BİLİŞSEL KAPASİTEMİZİ NASIL GÜÇLENDİRİRİZ?

30 yıl öncesine göre en az 5 kat fazla bilgi tüketiyoruz. Erişim kolaylaştıkça değeri azalıyor. Belleği kullanmak, notlar almak yerine Google’a navigasyon uygulamalarına ve ekran görüntülerine başvuruyoruz. Beynimizin yapması gereken görevleri cihazlara devrediyoruz.

ÖNERİLER

  1. Çocukların izledikleri/oyunları hakkında konuşmak (Ne anladılar, akıllarında ne kaldı?)
  2. Basılı kitaplar da okumak
  3. Filmleri cep telefonundan değil ailece izlemek
  4. Hafıza oyunları, sanal olmayan hikâye anlatımlı, soru cevaplı oyunlar oynamak
  5. Google’dan aramak yerine sözlük ya da ansiklopedilerden araştırma yapmak

DİJİTAL BAĞIMLILIK

Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı-5 (DSM-5) kitabının ekinde bulunan İnternette Oyun Oynama Bozukluğu (İOOB) önerilen tanı kriterleri:
  1. İnternet oyunları üzerine aşırı kafa yorma,
  2. Oyun oynamadığında yoksunluk belirtilerinin görülmesi,
  3. İstediği heyecanı duymak için giderek artan süreyle oyun oynama gereksinimi,
  4. Birçok kez başarısızlıkla sonuçlanan oyun oynamayı denetim altına alma, azaltma ya da bırakma çabası,
  5. İnternet oyunları dışında hobi ve eğlenceye ilginin azalması,
  6. Psikososyal problemleri olduğunu bilmesine rağmen, aşırı miktarda devam eden oyun oynama davranışı,
  7. Ne kadar oyun oynadığını gizlemek için aile üyelerine, terapistine ya da başkalarına yalan söyleme,
  8. Sorunlarından kaçmak ya da olumsuz duygu durumdan kurtulmak için oyun oynama,
  9. İnternet oyunlarına katılımdan dolayı önemli ilişki, okul, iş, eğitim ya da kariyer fırsatlarının kaybı
Son bir yıl içerisinde beş ve daha fazla kriterin gözlenmesi, internette oyun oynama bozukluğuna işaret etmektedir. Endişeleniyorsanız bir haftalık teknoloji kullanım günlüğü ve saati tutabilir, bu konuda çalışan bir ruh sağlığı uzmanına danışabilirsiniz.

SAĞLIKLI DİJİTAL ALIŞKANLIKLAR KAZANIN

  1. Doğa zamanları (park, piknik, gezi) planlayın
  2. Etkinlikler arasında dinleme molaları verin
  3. Film izlerken telefona bakmayın, mesajlara bakarken sosyal medyaya girmeyin. Her seferinde tek bir iş için süre belirleyin onu yapın çıkın
  4. Bildirim uyarılarını kapayın
  5. Belli internet sitelerine belli zamanlarda girilmemesini sağlayan kısıtlayıcı uygulamalar kullanın
  6. Cihazlar uçuş modunda kalsın, modemler kullanılmadıkça kapalı olsun.
  7. Evinizde teknolojisiz alanlar belirleyin
  8. Stresi azaltın, meditasyon ve farkındalık becerilerini öğrenin, öğretin

ÇOCUĞUNUZLA KRİZ YÖNETİMİ İÇİN İPUÇLARI

  1. Kurallarınız net olsun, tutarlı davranın, kendinizle çelişmeyin, taviz vermeyin
  2. Teknoloji ve sosyal medya görgüsü kazandırın (Uçuş moduna nasıl alınır, neler paylaşılır, neler kabaca ve zorbalıktır?…)
  3. Medya planı yapın: Ne kadar?, Nerede?, Ne zaman?, Hangi teknoloji? Hangi içerik? Kiminle? ölçütlerini belirleyin
  4. Değişimi aşama aşama uygulayın, radikal hamleler işleri zorlaştırabilir
  5. Dakika sınırlaması değil bölüm ya da oyun “level”ına göre belirleyin
  6. Zamanlayıcı kullanın, cihazları ellerinden almayın siz kapatmayın kendileri kapatsınlar
  7. B planınız olsun, cihazı kapatınca yapılabilecek etkinlikleri önceden bir listeye yazmak yararlı olabilir (Bir miktar sıkıntı gösterse de sakinleşecektir.)
  8. Sağlıklı dinlenme göz ve duruş alışkanlıkları kazandırın. Gözlerini sık kırpıştırıp molalar vermesini, ekran parlaklığı ve ışık yansımalarını ayarlamasını, işitme yüksekliğini ayarlamasını, sokakta yürürken kulaklık takmamasını, 20 dakika çalışıp 20 saniye mola vermesini, uzaklara bakarak hareket etmesini; ergonomik duruş, göz hizası beden duruşunu ayarlamasını, uygun mouse, “ergobreaks” hatırlatıcılar kullanmasını öğretin, örnek olun, hatırlatın
  9. Öfke nöbeti olursa bir sonraki gün de aynı şeyin yaşanabileceğini ve yeniden izin vermek konusunda çekincenizi belirtin. Davranışlarının sonucu olacağını hissetmesini sağlayın. Bunu tehdit ya da şantaj gibi yapmayın.
  10. Yargılamadan ve suçlamadan dinleyin, seçenekler sunun
  11. Duygularınızı ve endişelerinizi makul bir şekilde paylaşın
  12. Sakin zamanlarda böyle durumlar için neyin yararı olacağını birlikte konuşun ve plan yapın
  13. Paylaştıklarınızın çocukların karşısına çıkabileceğini, arkadaşları ya da kötü niyetli kimseler tarafından kullanılabileceğini anımsayın
  14. Paylaşımlar yaparken iznini/fikrini alın, fikir verin.
  15. Ekranları bir ödül ceza yöntemi olarak kullanmaktan vazgeçin
submitted by psikiyatrist to u/psikiyatrist [link] [comments]